İnsan Neden Bu Kadar Kolay Kırılıyor?
Son zamanlarda insanlar küçük şeylere büyük tepkiler veriyor. Bir cümle fazla geliyor, bir bakış can yakıyor. Eskiden tolere edilen pek çok şey artık taşınamıyor. Sanki herkesin içi dolu ama kimse neyle dolduğunu tam olarak bilmiyor.
Kırılganlık çoğu zaman hassasiyet sanılıyor. Oysa bugün yaşadığımız şey hassas olmaktan çok, birikmişlik. Söylenememiş sözler, ertelenmiş ihtiyaçlar, bastırılmış yorgunluklar… İnsan taşıdıklarını fark etmeden yaşıyor. Ta ki biri küçük bir yerden dokunana kadar.
Bu hâl sadece bireysel değil, ilişkilerin içinde de kendini gösteriyor. Ailelerde daha çabuk yükselen sesler, daha kısa konuşmalar, daha uzun suskunluklar var. Kimse kırmak istemiyor ama herkes biraz kırık. Ve bu kırıklık, en çok en yakına yansıyor.
Güçlü olma beklentisi de bu durumu derinleştiriyor. Yorulduğunu söylemek zayıflık gibi algılanıyor. Dayanmak övülüyor, durmak küçümseniyor. Böyle olunca insan, kırıldığını bile kendine itiraf edemiyor. Kırılganlık görünmez oluyor ama kaybolmuyor.
Belki de bu yüzden bu kadar kolay kırılıyoruz. Çünkü uzun zamandır kendimize temas etmiyoruz. Ne hissettiğimizi değil, neye yetişmemiz gerektiğini düşünüyoruz. İçeride olan biteni erteledikçe, dışarıdan gelen her şey fazla geliyor.
Kırılganlık insan olmanın doğal bir parçası. Onu bastırmak güçlendirmiyor, aksine insanı yalnızlaştırıyor. Bazen daha dirençli olmak için değil, daha dürüst olmak için durmak gerekir.
İnsan en çok, kırıldığını kabul etmediği yerde inciniyor.